• Yükleniyor

Henry Kissinger Kimdir?


Henry Kissinger Kimdir?
Paylaş :


Henry Kissinger, Almanya’da Fürth’de doğdu. 1938’de Birleşik Devletler’e göç etti ve 1943 yılında Amerikan vatandaşlığına kabul edildi.

Henry Kissinger, Almanya’da Fürth’de doğdu. 1938’de Birleşik Devletler’e göç etti ve 1943 yılında Amerikan vatandaşlığına kabul edildi. 1943’ten 1946’ya kadar orduda görev aldı. 1950’de Harvard College’dan birincilikle mezun oldu. 1954’ten 1969’a kadar Harvard Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak bulundu. 1952’den 1969’a kadar da Harvard Uluslararası Seminer’in Direktörlük görevini yaptı.

Henry Alfred Kissinger, Amerika’nın 56. Dışişleri Bakanı olarak 22 Eylül 1973 tarihinde yemin ederek göreve başladı ve bu görevini 20 Ocak 1977 tarihine kadar sürdürdü. Bunun yanı sıra 1969–1975 arasında, Başkan’ın Ulusal Güvenlik İşleri Yardımcılığını da yapan Kissinger, 1977’de Başkanlık Özgürlük Ödülü’nü, (Amerika’da sivillere verilen en büyük ödül) ve 1986’da Hürriyet Madalyası Ödülü’nü aldı. 

Henry Kissinger , ABD dış politikasına damga vurmuş bir devlet adamı ve 1973 Nobel Barış Ödülü’nün de sahibi. Resmi görevleri dışında da günümüze kadar tüm ABD başkanları ile görüşen biri son olarak Trump bile onu dikkate alıp kendisi ile görüştü.

 

Kissinger ve Türkiye

Türkiye açısından Kissinger’ın önemi ise 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sırasında Başkan Nixon’nın Dişişleri Bakanı olmasıdır. Yıllar sonra Mehmet Ali Birand’ın programında o günler hakkında çeşitli açıklamalar yapar. Harekatın Watergate skandalının olduğu döneme denk geldiğini Nixon’un son ayında gerçekleştiği için kendisinin arabuluculuk görüşmelerin katılamadığı için üzüntüsünü belirtir. Türkiye’nin Kıbrıs’a ikinci harekatının da başkan Ford’un ilk döneminde gerçekleştiğini ve o dönemde yönetimin oluşturulmasıyla uğraştıkları için yine bu meseleyle yakından ilgilenemediklerini belirtir. Özellikle birinci saldırının askeri güç tehdidi dışında engelenemeyeceğini söylemektedir.

 

Diplomasi kitabında Kissinger öncelikli olarak dünya tarihi bilgisini ön plana çıkarıyor. 15. yüzyıldan başlayarak Fransa, Almanya, İngiltere, Avusturya-Macaristan, Rusya arasında ilerleyen Avrupa diplomasi tarihi yer yer Osmanlı İmparatorluğu’na da dokunuyor. 20. yüzyıla gelindiğinde ise ülkesini çok seven ve gurur duyan bir devlet adamının ABD merkezli bakış açısıyla 1. ve 2. Dünya Savaşlarını, Kore ve Vietnam Savaşlarını, iki kutuplu dünyada Rusya ile olan Soğuk Savaş dönemini ve Rusya’nın çöküş hikayesini okuyorsunuz. Avrupa’nın en etkili devletlerinin yüzyıllar boyunca birbirleri ile olan pek de “sevgi dolu olmayan” ilişkilerinin boyutlarını okumak, şu anda Avrupa Birliği çatısı altında birleşen devletleri anlamlandırabiliyorsunuz. Toplamda kitap 31 bölümden oluşan kitap geçmişten günümüze doğru bölüm bölüm ilerlemektedir.

 

Henry Kissinger’ın diplomasi tarihine damga vuran insanların karakterleri ile bağlantılı performanslarını ele alır. Kissinger “Diplomasi” kitabında diplomasinin ve uluslararası ilişkilerin tarihsel gelişimini devletlerin politikalarını belirleyen liderlerin kişiliklerinin ve şahsi belgelerinin ışığı ile açıklıyor ve değerlendiriyor. Ancak Kitap Dış Politika’nın bir ideolojik analizinden çok devletlerin ve liderlerin süreç içinde izledikleri yolları ve ittifaklar kümelerini, bunların temellerini anlatıyor. Tabii kitap bir Amerikan ideolojisi açıklama çabası içinde olan Kissinger’ın Amerikan politikası hakkında ki moral ilkeleri ve zamanla değişen ulusal güvenlik kavramı arasında yaptığı yolculuğu da gözlemlememize yardımcı oluyor. Napolyon Savaşları öncesinde Avrupa’nın değişen politika anlayışı ve Avrupa’da yükselen ulusal çıkar kavramının gelişim sürecinden Soğuk Savaşın bittiği döneme kadar bir dış politika serüvenini konu alıyor. Bu serüveni incelerken liderlerin ve kamuoyu baskılarının dış politika üzerindeki etkilerine de ışık tutmaya çalışarak; özellikle Bismarck, Stalin, Wilson, Richeliu, Roosevelt, Kruşçev, Nixon, Reagan, Churchill, Palmerston, Metternich vb. politikacıların-devlet adamlarının uluslararası alana getirdikleri yeni yaklaşımları ve kavramları onların yaptığı konuşmalar ve çevrelerindeki insanların hatıralarından anılarından veya devlet arşivlerinden alınmış belgeler ile açıklama çabası içine girer.

 

Kissinger’ın özellikle Bismarck, Metternich ve Richeliu’dan övgü ile söz etmesi ve onların realist tutumunun ülkeleri adına yarattığı ilerlemelere vurgu yapması ve Realpolitik’in sıkı uygulayıcıları olmaları ile Avrupa Güç Dengesi Sisteminin bütün inceliklerini kavramalarını önemli bulur. Ancak olaya Birleşik Devletler açısından baktığında şunları Birleşik devletlerin gücü 20.yy’a damga vurduğunu belirtir. Ancak Birleşik Devletler, bunu yaparken kendi ilkelerine zıt olarak da hareket etti; ancak bunu zoraki yaptı. Yani Birleşik Devletler aslında hiçbir zaman dünya siyasetinde bu kadar aktif yer almak istemedi Avrupa’nın çöküşü onu buraya itti. Zorunlu bir hegomonluktan bahseder.

Öncelikle Birleşik Devletler’in küresel anlamada ki rolü ile ilgili yaptığı yorumlar ile başlayan kitabın giriş bölümünde Birleşik Devletler’in dış politikasındaki iki farklı görüşü belirtir; 1)ABD bir ışıldaktır. Kendi iç demokrasisini mükemmelleştirip bunu dünyaya sunmak ile görevlidir. 2)ABD. değerlerinin ona bu değerleri tüm dünyaya yayma zorunluluğu getirdiğidir. Bu iki anlayışta ki benzerlik Birleşik Devletler’in değerlerinin evrenselliği olmak ile beraber bir yöntem farklılığı da göze çarpmaktadır. Kissinger’ın bu konu hakkında belirttiği düşüncesini dört madde ile sıralayabiliriz:

1-Kissinger’a göre barış ve refahın küreselleşmesi için Amerikan yönetim sisteminin bütün dünyaca benimsenmesi gerekir.

2-Kissinger’a göre Birleşik Devletler dünyanın refah ve özgürlük umudunu taşıyan değerlere sahiptir.

3-Kissinger Birleşik Devletlerin uluslararası politika deneyimi bölgenin bütün deneyimine karşı kazanılan bir zaferdir demektedir. Bu zafer ABD’nin bu politikaya olan inancıdır.

4-Yüzyılın bütün birleştirici antlaşmalarını Amerikan ideallerine bağlıyor.

“Diplomasi”de de söylendiği gibi Amerika Wilsoncu İlkeler ile Birinci Dünya Savaşı’na girmiş ancak daha sonra yine kendine özgü olan sebepler ile Kıta Avrupası’nın onlara göre yozlaşmış ve köhneleşmiş politik arenasından uzaklaşıp yalnızlaşma ve izolasyon sürecine girmiştir. Aslında bunun jeopolitik sebepleri önemli olmak ile birlikte esas meselenin Amerikanın ahlaki prensipleri ve moral idealleri üzerinde ki kararlı duruşu olduğunu söyler Kissinger ve şu sözü ile de Amerikan Dış Politikasında etkili olan Wilson’un bu ahlaki prensiplerinin önemini vurgular; “Amerikan dış politikası onun dönüm noktası niteliğindeki başkanlığından beri Wilson idealizminin yolunda yürümüştür ve bugüne kadar da bu yolda yürümeye devam etmiştir.”.

 

 “Diplomasi”de de gördüğümüz üzere gerek Soğuk Savaş dönemi gerekse 1. ve 2. Dünya Savaşları’ndaki Amerikan müdahalelerinin temel gerekçesi Wilsonizm prensipleriydi. Bu prensipler 1.Dünya Savaşından sonra, Kissinger’ın da belirttiği gibi Güç Dengesine karşı Amerikan itirazı sebebi ile, güç dengesi yerine bir ortak güvenlik sistemi kurularak devamlı barışın sağlanmasını işaret ediyordu. Kissinger, savaşın çıkmasının güç dengesi sistemi yüzünden olmadığını aksine savaşın çıkmasını aşırı silahlanma ve devletlerin karşılıklı pervasız hareketleri ve Almanların Bismarck döneminin akılcı politikasını terk ederek onun yerine II.Wilhelm’in Weltpolitik olarak nitelendirdiği ancak hiçbir zaman tam olarak ne kastettiğini açmadığı politikalarının sonucunda güç dengesinin kıtada yok olması sebebine bağlar. Çünkü Almanların bu politikası onları silahlanmaya ve politik alandaki bütün esnekliklerini kaybetmeye itti.

Kissinger 2.Dünya Savaşı’nın çıkış sebeplerinin 1.Dünya Savaşı’nın çıkışının sebeplerine olan inanılmaz benzerliğine işaret ederek dönem politikacılarının Hitler’in silahlanma vb agresif politikalarını; iyi niyet ve ödün verme yolu ile (bunu Versay Ant.’da ki müttefiklerin psikolojik suçluluk duygusuna dayandırır) geçiştirmeye çalışmaları ve onun niyetini tam olarak kavradıklarında artık savaşın sadece bir zaman meselesi olduğunu söyler.Dolayısı ile döneme hakim olan liberal enternasyonalist düşüncenin hümanizmasına bir eleştiri getirir. Ancak Roosevelt ve Wilson arasında belirttiği fark 1. ve 2. Dünya Savaşlarından sonra Amerika’nın farklı tutumlarına yeterli ölçüde ışık tutmaktadır ki Kissinger’ın kendisi de Roosevelt’in düşüncesine daha yakın olduğunu gizlemez. Zaten kitabın çeşitli bölümlerinde devlet adamlığı hakkında yaptığı yorumlar ve kimi devlet adamlarını eleştirisi de bunu gösterir örnek vermek gerekirse “Devlet adamı ve entelektüel arasında bir ayrıma gidiyor. Ona göre; entelektüel uluslararası sistemlerin çalışmasını analiz eder; devlet adamları ise bu sistemi kuran kişiler olurlar.”

 

İşte bu temel farklar ABD’nin iki farklı yaklaşımının temelini oluşturur. Kİssinger kitapta Amerika’nın müdahaleci tavrı ve Sovyetlerin Stalin –Kissinger onu müthiş bir hesap adamı olarak nitelendiriyor- önderliğindeki geri adım atmaya yanaşmayan tutumu ve Avrupa’nın içine kadar ilerledikten sonra Berlin’den çıkmamaları ile beraber Amerika’nın Sovyetlerin bu yaklaşımına liberal enternasyonal ilkelerden kalan iyi niyet ve dostlukla yaklaşmaları Sovyetleri daha cüretkar olmaya itmiştir. Bu cüretkarlık ve Stalin’in meydan okuma süreci –Hitler’i ve Müttefikleri kullanmasından dolayı yaşadığı özgüven- sonunda Kissinger’ın tabiri ile Amerikanın sabrını taşırmış ve kaçınılmaz olan Soğuk Savaşı artık sadece bir zaman meselesi haline getirmişti. Kissinger bu sürecin oluşmasını Stalin’in uzlaşmaz kişiliği ve ulusal çıkarları her şeyin önünde tutan düşünce yapısının kapitalist bloğun genel ideolojisi ile uyuşmamasına ve Stalin’in taviz vermeyip kendisine verilen ödünleri de daha fazla istemek için kullanması ve “Amerikan iyi niyetini suistimal etmesine dayandırarak Amerikan düşüncesinin içindeki muhalif yapılara karşı o dönem yapılan savunma tezlerini destekliyor. Artık Amerika Doğu-Batı arası müzakerelerden vazgeçerek seçimini Batı birliğinden yana kullandı ve böylece Doğu Avrupa ve Batı Avrupa arasında iki karşıt blok oluştu. Kissinger batı bloğunun liderinin Amerika olmasının bir zorunluluk olduğunu ve bunun sebebini de bloğun en güçlü ülkesinin Amerika olmasına bağlar. Büyük Britinya Avrupa’da varlığını sürdürebilmek için Amerika’nın liderliğini kabul ediyordu çünkü Churchill gibi öngörülü bir lider İngiltere’nin savaştan güçsüz çıkacağının farkındaydı. Kissinger’a göre Stalin Realpolitik’in 20.yy.daki en büyük temsilcisi idi çünkü onun için önemli olan şey Rus çıkarıydı. Bu dönemde Amerika’nın politikası olan sınırlandırma politikasını öven Kissinger Sovyetlere karşı uygulanan sınırlandırma politikasının hem Amerika’nın moral ilkeleri ile hem de ulusal çıkarlar ile uyumlu olduğunu ve böylece müthiş bir uyumun sağlandığını söyler.

 

Kore ve Vietnam’da Amerika, komünist blok ülkeleri ve komünist diktatörlükler ile karşı karşıya gelmişti ama Kissinger, Sovyet Rusya’nın yeterli cesareti göstermeyip bunları sahne arkasından kalarak yönettiğini söyler. Çünkü Sovyetler hiçbir zaman Amerikanlara saldırmak niyetinde olmadıklarını söyleyen Kissinger bunun özellikle ilk dönemlerde çok baskın olduğunu çünkü Sovyetler belli etmese de Amerika’nın sahip olduğu nükleer gücün onları korkuttuğundan bahseder. Özellikle Kore’de sadece kışkırtıcı rol oynayan Sovyetler Kuzey’deki komünist diktatörlüğün Güney kesimi için isteklerine burası Amerikanın ulusal güvenlik alanı olarak tabir ettiği bölgenin dışında kaldığı için ve bu yüzden de herhangi bir risk taşımadığı için izin verdi. Kore’de BM ve Nato’nun kullanılması ve ABD’nin bu politika da ortak güvenlik ve ittifak zincirlerinden yararlanması onun kurduğu geniş ağı göstermektedir. ABD kısa bir zaman diliminde hem 2. Dünya Savaşı’ndan hem Kore Savaşın’dan başarı ile çıkıp Batı bloğunun lideri olması ile kısa zamanda sırtına pek çok yük bindirmiş ve bu yükü taşımak için gerekli kararlılığı göstermiştir, Kissinger’a göre. Kennedy’nin Domuzlar Körfezindeki başarısızlıktan sonra uyguladığı Vietnam planındaki bir ulus yaratma ve bu ulus sayesinde Amerika’nın bölgede fedakarlığını en aza indirerek bu ulusun komünist yayılmacılığına karşı savaşmasını sağlamaktı. Johnson zamanında ise artık Amerika fiili halde Vietkong gerillaları ile savaşa girmişti. Ancak Vietnam Savaşı içeride ilk başlarda sıkıntı ile oluşturulan bu anti-komünist birliğin yavaşça çökmesine ve Amerikalıların ilk defa bu durumu sorgulamaya başlamasına neden oldu. Daha önce çeşitli ayrılıklar olsa da bunlar genel olarak yöntem ayrılıklar idi Kissinger’ın tabiri ile hükümetin Sovyetlerin kendiliğinden çözülüşüne beklemesi ve bu süreç içinde sınırlandırma politikasını kararlılıkla uygulamasına getirilen yöntemsel eleştirilerdi, bu eleştiriler. Ancak artık süreç daha farklı işlemeye ve yükselen protestolara neden olmuştu. Amerika artık Vietnam’da savaşı kazanamayacağını anlamış ve iç politikadaki desteğin de dibe vurması ile Nixon döneminde çekilmeye başlamıştı.

 

Kissinger, Nixon’u belki de onun kabinesinde yer alması sebebi ile geniş bir perspektifte över. Ona göre Nixon şerefli bir barış istemekteydi çünkü Vietnam’dan çekilirken Amerikan Değerleri olarak adlandırılan ve Kissinger’ın da dediği gibi Wilsoncu ilkelere dayanan dış politikanın prestijini korumak istiyordu. Çin ve Sovyetler arasındaki ilişkilerinde kötüleşmesi doğu blokunda başka bir kafayı daha ortaya çıkardı Çinliler açık olarak Kruşçev’i Lenin’e ihanet etmekle suçlayarak onun Batılı demokrasilerin gücünden çekindiğini belirtiyordu. Böylece doğu blokundaki süreçte parçalı bir hal alıyordu. Kissinger, Amerikanın politikasının daha Rooseveltvari olması ve Wilson’un ilkesi doğrultusunda Amerika’nın bütün dünyayı aydınlatan bir moral ışıldak olmasının yanı sıra onun aynı zamanda ulusal çıkarlarını ve güvenliğini de dikkate alan ve bunu yaparken ulusal çıkarları salt Kıta Avrupa devletlerinin güç dengesi sistemi gibi esnek ve aynı oranda katı bir jeopolitiğe tanımlandırarak değil de ulusal çıkarı prestij ve komünist yayılmacılığına karşı sınırlandırıcı politika olarak tanımlandırmakta görmekteydi. Kissinger için önemli olan Amerika’nın komünist tehdit karşısında ki çıkarları ve onun dünya üstündeki kaçınılmaz olan liderlik dürtüsünün devamıydı.

 

Amerika’nın Açmazları

Kissinger Amerika’nın iki açmazından bahseder temelde. Birincisi; Sovyetlerin karşı ideolojisinin artık Amerika’yı beslediğine yakın bir düşünce iler sürmüş ve şunu söylemiştir;Ancak Amerikan ideallerinin yükselip hakimleşmesi sonucu Sovyetlerin bu yükseliş karşısındaki çöküşü ulus devlet sisteminin ve çıkar peşinde koşan devletlerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu da ABD’nin açmazıdır. Çünkü Soğuk savaş koşulları tam Amerikanın istediği ortamdır demektedir Kissinger. Bunun sebebi olarak da Amerika bu sayede dünya düzeninde liderlik rolünü devamlı hale getirmeyi başarmış ve bunu sürdürmüştür. Diğer açmaz ise; Amerikanın güç dengesi politikası hakkındaki ahlaki tereddütleridir. Amerika karşı çıktığı güç dengesi kavramını denk güçte pek çok devleti Amerikan ideallerine çekmek ve jeopolitik önemlerine hakim olmak için bu dengeyi sağlamak zorunda kalacak. Aslında Kissinger’ın Klasik Avrupa Güç Dengesine Amerikalı barışseverlerin tarzı ile bakmadığı aşikardır. Kissinger için kesin anlamı ile Güç dengesi gerekli bir kavramdı ve yokluğu Dünya Savaşlarına giden acımasız ve tavizsiz süreçleri başlatmıştı.

O dış politikayı Amerika temelli değerlendirmiş ve herhangi bir ideolojik yaklaşım yaratmamak ile beraber dış politikaya temel yaklaşımı güç analizleri ve Amerika’nın dünya düzenindeki liderlik rolü üstüne olmuştur. Çünkü onun düşünce yapısına göre ancak bu sayede Sovyetlerin Avrupa’yı egemenlik altına alması durdurabilirdi. Sınırlandırma politikasını desteklerken de bu yaklaşımı görülmekte Amerika’nın Vietnam’dan çekilişinde üstlendiği rolde de Amerikan çıkarlarına verdiği önem görülmekte. Ancak o bunları bu unsurlar ile yorumlarken toplumunun olaylara sadece ahlaki ve hukuksal açıdan baktığını da ihmal etmiyor ve bunun uluslararası alana karşı çok soylu bir bakış olduğunu söylüyordu. Böylece Amerika’nın moral ideallerini üst düzeye çıkararak onun liderlik rolündeki aksaklıkları Amerika’nın yaptığını söylediği fedakarlıklar ile kapatarak aslında bu liderlik mekanizmasına; koşulların Amerika’yı ittiğini söylemektedir. Ancak Kissinger ABD’nin hiçbir zaman diğerlerini yöneten bir Süper Devlet olmadığını söylemektedir. Dolayısı ile Sovyetlerden sonra oluşacak yeni dünya düzenin de yükselecek diğer güç merkezleri olacağını ve bu merkezlerden ABD’nin korkması gerektiğini belirtir. Ki bu öngörüsünde haklı çıkmıştır. Özellikle 2000’li yıllarla beraber dünyada birden fazla merkez oluşmuştur. Çok kutupluluk günümüz uluslararası politikasına hakimdir. Kissinger Amerikan dış politikasındaki eksikliğin jeopolitik analiz olduğunu ve idealizm ile birlikte bu ögenin 21.yy Amerikan politikasında kesin olması düşüncesine sahiptir.

 

/İsrailpost


İlginizi Çekebilecek Yazılar

Henry Kissinger Kimdir?
  • @israilpost
  • 22-08-2021
Henry Kissinger Kimdir?
Noam Chomsky Kimdir?
  • @israilpost
  • 31-07-2021
Noam Chomsky Kimdir?
Pat Robertson Kimdir?
  • @israilpost
  • 28-06-2021
Pat Robertson Kimdir?