• Yükleniyor

Türkiye Yahudileri ve Şalom Gazetesi


Türkiye Yahudileri ve Şalom Gazetesi
Paylaş :


Dr. Gökhan Çınkara Independent Türkçe için "Türkiyeli Yahudilerle konuşmak" röportaj serisinin yeni bölümünde İvo Molinas ile bir röportaj yaptı.

Molinas'ın hayat hikayesini dinleyeceğiniz ilk bölümde, onun hayata dair şahsi tecrübelerini ve çeşitli düzeylerdeki olaylara bakışını öğreneceksiniz.

Şu unutulmamalı, Molinas, Yahudi Cemaati'nin dışa açılan belki de en karakteristik kişisi. Onun kendi cemaatinden mesajı algılaması ve genel topluma yapılandırarak iletmesi dikkate değer bir süreç olarak karşımızda duruyor.

Peki, bunu yapan kişi kim; hep birlikte şimdi anlayacağız.


- İvo Bey hayat hikayenizden bahsedebilir misiniz? Aile geçmişiniz, doğduğunuz ve yaşadığınız ortam nasıldı? 

7 Aralık 1960 saat 01.30'da, o dönem Taksim'de bulunan Fransız Hastanesi'nde, Süzet ve Pepo Molinas'ın ikinci erkek çocuğu olarak doğacaktım. Yahudilerin kadim geleneği veya onların atası sayılan Hz. İbrahim'in Tanrı ile yaptığı anlaşma gereği, doğumumdan 8 gün sonraki ilk sabah, dudaklarıma bir parça şarap konulma suretiyle uyuşturulup sünnet edilecek,  bir Türkiye Yahudisi ve  2400 yıldır bu coğrafyada bulunan Yahudi Toplumu'nun bir ferdi olarak yaşamıma başlayacaktım.

İsmim, annemin tüm muhalefetine karşın, babasının ismi olan ve aslında Urfalı bir Arap Yahudisi olan Abdullah Selvi'den hareketle, İbranice karşılığı olan 'Ovadya' (Allah'ın oğlu, kulu) konulacak ve Ovadya Molinas olarak bir Türk Müslüman'ın hem anlamakta hem telaffuzunda haliyle zorlanacağı isimle hayat yolunda ilerlemeye başlayacaktım.

Oysaki ilginç bir gelişme yaşanacak, annem ısrarla beni bu isimle çağıracağına, çok sevdiği Fransız aktör ve şarkıcı Yves Montand'ın annesinin onu kısaca çağırdığı şekliyle, 'İvo' ismini ailenin zihnine yerleştirmeye çalışacak ve bu uğurda başarılı olacaktı. Adım; aile, arkadaşlar ve sosyal çevrem içinde hep 'İvo' olarak kalacak, 'Ovadya' ise 24 yaşımda mahkeme kararıyla 'Vedat' ismini alana kadar okulda ve resmi dairelerde anılan ismim olarak kalacaktı…


"Fransa'nın skolastik eğitimimin ergenlik çağında zihnimi nasıl yönlendirdiğini bugün bile düşünüyor olacaktım"

İlkokulumu, oturduğumuz ve Türk Yahudilerinin genelde yaşadığı Şişli'nin Kurtuluş Mahallesi'nin devlet okulu olan Kurtuluş İlkokulu'nda okuyacak, orta ve lise tahsilim için bugün de önemini hiç kaybetmeyen yabancı dille eğitim veren okullara kabul edilebilmem için 10'dan fazla sınava girecek ama sadece Fransız okullarının sınavını kazanacak ve sonunda annemin de mezun olduğu ve o dönem sadece erkeklerin okuduğu Saint Benoit Lisesi'ne girecektim.

İki hazırlık yılı okuyarak Fransızcayı çok iyi öğrendiğim gerçeğini teslim etmek isterim. 8 senemin geçtiği bu okulda, Fransa'nın skolastik eğitimimin ergenlik çağında zihnimi nasıl yönlendirdiğini bugün bile düşünüyor olacaktım.

Lakin önünüze bir metin sunularak veya uzun bir Fransız şiirinin sadece 4 mısrası verilerek bundan sayfalar dolusu açıklama istenen şekilde açıklayabileceğim sınav formatının, makale yazma yeteneğimi çok geliştirdiğini ve okuduğunuzdan anladıklarınızı hayal gücünüzün de katkısıyla sağlam bir metine dönüştürme kabiliyetini çok geliştirdiğini söylemem pek mümkün.

Belki de 1990'ların başlarında başladığım ŞALOM yazarlığımın kaynağında itici güç olarak bu eğitim sisteminin rolü çok büyük olacaktı. 


"Gerektiğinde öğrencilerin saçlarını acımasızca kesen Fransız yetkililerin yarattığı travmayı ömür boyu unutmam mümkün olmayacaktı"

Saint Benoit Lisesi günleri kimi zaman da travmatik olayların da tarihini oluşturacaktı aynı zamanda. Disiplinli ve tutucu Hristiyan din adamlarının gerek müdürlük gerek öğretmenlik yaptığı dönemde özellikle benim uzun saçlarıma sürekli takılmaları bir hayli üzecekti beni.

Komşu okul olarak nitelendirebileceğim Alman Lisesi öğrencileri tersine daha özgür bir kıyafet içinde olurken ve uzun saçlarına hiç karışılmazken, okuduğum lise bana özellikle pazartesi sabahlarının öncesi ve sonrasını bir kabusa dönüştürecekti. Okula girerken kapıda elinde makas, öğrencilerin saçlarını kontrol eden ve gerektiğinde acımasızca kesen okulun Fransız yetkililerin yarattığı travmayı ömür boyu unutmam mümkün olmayacaktı.

Bu travmadan kaçınmak adına, bazen Pazartesi günleri, son yıllarımda ilk dersi 'asmak' yoluyla o makasın darbelerinden kurtulmaya da çalışacak ama sınıfta uzun saç baskısı alabildiğince devam ettirilecekti kimi öğretmenler tarafından.


"Utanın biraz, bir Yahudi bile sizden çok daha güzel ezberlemiş ve okuyor"

Bir Türkiye Yahudisi olarak, hem Fransız okulunda okuduğumdan, hem gayrimüslim olarak sayıca çok olduğumuzdan, hem de Müslüman arkadaşlarımızın görece daha eğitimli aile geleneğinden gelmelerinden mütevellit herhangi bir ayırımcılığa uğradığımı hatırlamıyorum.

Sadece bu bağlamda sanırım Lise 1'deyken yaşadığım zorlu bir anımı paylaşmak isterim:

Edebiyat hocamız bize sonraki dersinde sözlüye kaldırmak üzere İstiklal Marşı'mızın tamamını ezberleme ödevi vermiş ve nitekim sonraki dersinde da sınıfta sözlü sınavı gerçekleştirmişti. Arkadaşlarımızın yoğun fen dersleri ile Fransız edebiyatının zorlu metinleriyle ilgilenmelerinin bu ödeve önemle eğilmelerini engellemiş ve genelde ilk 4 kıtadan sonrasını pek getirememişlerdi sözlüye kalktıklarında.

Edebiyat hocamız en son beni kaldırır. Ben ise tipik bir 'inek' öğrenci olarak marşın 8 kıtasını başarıyla bitirir ve birden okumam öğretmen tarafından kesilir ve "Aferin Molinas, ne de güzel okudun, sana 9 veriyorum" der ve sınıfa dönerek,"Utanın biraz, bir Yahudi bile sizden çok daha güzel ezberlemiş ve okuyor" sözleri dökülür, sinirli bir edayla.

Tabii ki, o 'bile' kelimesindeki saklı açık ayrımcılığın ilk tezahürünü yaşayacak ve arkadaşlarım karşısında büyük bir mahcubiyet yaşayacaktım. Neyse ki, o arkadaşlarımın hiçbiri bu ayırımcılığı kullanarak bana herhangi bir düşmanlık veya sitemde bulunmayacak, ismim bir kez daha 'inek Molinas' olarak mühürlenecekti sadece…


"Şuna bakın, hem Yahudi hem de Komunist İvo"

Saint Benoit yıllarım beni siyasi ve felsefi alanlarda derinlikli düşünmeme yöneltecek ve 1980 öncesi gittikçe kaosa sürüklenen Türkiye'nin sorunlarına kafa patlatmakla zihnimi meşgul edecektim.

Bir başka ayrımcılığı ise ailece taşındığımız Gayrettepe mahallesinde yaşayacaktım. O günlerde Cumhuriyet gazetesi okumaya başlayacak, bir gün sokakta koltuğumun altında gizleyerek tuttuğum gazeteyi gören, mahalledeki 'milliyetçi' hassasiyetleri çok yüksek olan gençlerden biri, yanıma yaklaşarak biraz da espri mahiyetinde, "Şuna bakın, 'hem Yahudi hem de Komunist İvo" sözlerini sarf ettiğinde herkesle birlikte ben de gülecek ama bu sert ayırımcılığın ilerde daha da tehlikeli olabileceğine zihnime yerleştirecektim, ülkenin giderek sertleşen ve kutuplaşan siyasi ikliminde.

Saint Benoit'dan 1979'da çok başarılı bir notla mezun olmadan önce üniversiteyi, ülkedeki karışık ve çok tehlikeli atmosferi de düşünerek yurt dışında okumaya karar vermiş ve bu yönde tüm girişimlerde bulunarak gerekli başarıyı sağlamış ve sadece aileme bir anlamda veda ederek uçağa binmem kalmıştı.

Lakin hayat bazen yeni seçenekleri önüne koyacak ve bilinçaltı hiç terk etmek istemediğim ülkemde kalmaya itecekti. Üniversite giriş sınavında Boğaziçi Üniversitesi Kimya Mühendisliğini kazandığım haberi gelince birlikte yurt dışında alabildiğince özgür yaşayacağımızı konuştuğumuz arkadaşlarımı aldatmış olacaktım, Türkiye'de kalma kararımla ilgili olarak. Zira bugün bile ülkenin gözbebeği olan Boğaziçi tüm haşmetiyle beni bekliyor olacaktı.

Benim bu kararım belki de peşimden gelmeyi düşünen tüm ailemin de kaderini değiştirecek ve hepimiz kaldığımız yerden hayata, hiç ayrılmak istemediğimiz bu topraklarda devam edecektik.

Boğaziçi Üniversitesi'ne ilk gittiğim gün, 8 sene boyunca sadece erkek öğrencilerle damı bile siyah bir binanın içindeki avludan başka bir açık alan göremeyen bendenizi kalbinden vuracak, cehennemden cennete ayak bastığım izlenimine teslim olacaktım.

Kızlı erkekli grupların üniversitenin 180 derece görünümlü muazzam Boğaz manzarası önünde, ülkedeki korkunç iklime rağmen, her şeye inat var olduklarını kanıtlarcasına gülmeleri, eğlenmeleri  başka bir dünyaya ayak bastığımı düşündürtecekti.

Bugün, hayatımı geriye sardığımda, yaşadığım en güzel yılın, üniversitede İngilizce hazırlık sınıfımı okuduğum 1979 yılı olduğunu söylemem pek mümkün. Sınıfta bile daha öncesi hiç tecrübe etmediğim kadar özgür iklim ve dersin dışındaki saatlerde kah 'sosyete' kantininde, kah 'solcu' kantinde geçirdiğim günler hayatımın en renkli geçirdiğim anlarına sahip olacaktı.

Boğaziçi'nde mühendislik fakültesinde geçirdiğim 4 yıl ise, 12 Eylül darbe sonrasında, sessizlik ve apolitik tavrı dayatan siyasi iklimin altında ülkenin geleceğinden çok, kendi geleceğini dert edinen bireye dönüştüğüm zamanları içerecekti zorunlu olarak. Kim bilir belki de en doğrusu bu yol olacaktı mutlu olmak için.


"Bizim memlekette eşlerden hep erkek olanı önde olmalı, sizde bu anlayış yok mu? Yanlış yaptın Vedat Bey" 

Endüstri Mühendisliğinde öğrenci olan Miryam Kaneti ile okulda tanıştıktan 3 yıl sonra nişanlanacak ve Boğaziçi'nden mezun olduktan bir sene sonra da 1985'in Mayıs'ında evlenecektim.

Evlenir evlenmez her ikimiz de birer sanayi kuruluşunda çalışmaya başlayacak, bu arada eğitime ara vermeyip hemen bir master programına yazılarak İstanbul Üniversitesi'nin Hisarüstü kampüsünde iki sene boyunca İngilizce 'Uluslararası Yöneticilik' bölümünde karı-koca eğitim alacak ve sonunda bu programı eşim birinci, ben ikinci olarak bitirecektik.

Hoş bir anı olarak söz etmek gerekirse, bugün ünlü bir sanayii kuruluşunun sahibi olan bir arkadaşımız, mezuniyet ödüllerini aldığımız gün yanımıza gelip, "Bizim memlekette eşlerden hep erkek olanı önde olmalı, sizde bu anlayış yok mu? Yanlış yaptın Vedat Bey" demesine anlamlı bir tebessümle karşılık verecektik…

1987 yılında kısa dönem askerliğimi İstanbul'da Levazım Bölüğü'nde, daha sonra da Harp Akademisi'nde tercüman olarak yapacak ve başta Churchill'in İkinci Dünya Savaşı anılarına ait eserle, birçok başka yabancı dildeki eseri Türkçeye çevirerek görevimi 8 ayda tamamlamış olacaktım.

1989 Haziranı'nda kızımız Serra dünyaya gelecek, hayatımız tamamen ona odaklanacak ve gerçek evliliğin veya aile birlikteliğinin asıl çocuk olduktan sonra çok daha anlamlı bir yola girdiğini görecektim.

Aynı yılın sonlarına doğru, ŞALOM gazetesinin o dönem yayın yönetmeni, beni gazeteye gönüllü çalışmam için davet edecek ve bir ay düşündükten sonra lise yıllarımın bana kazandırdığı yazma kabiliyetini artık kamuoyu önündeki bir mecrada göstermek için bir fırsat elde edecek, hem de Türk Yahudi Toplumu'nun en önemli kültürel hazinesi ve hatta mirası olan ŞALOM'u daha da ileri götürmek için kolları sıvayacaktım.

Dış haberlerde haber tercüme ederek başladığım ŞALOM maceram kısa sürede 'dış haberler editörlüğü'ne ve bir müddet sonra da başka bir arkadaşla dönüşümlü olarak, başyazarlık görevi ile devam edecekti.


"Bir an için, 'Bizi burada istemiyorlar' sanısına kapılarak hayatımın en karanlık anlarını tecrübe etmiş olacaktım"

1992 yılında eşimin değerli babası, İ.Ü. Medeni Hukuk Bölümü dekanı, Prof. Dr. Selim Kaneti'yi çok erken yaşta kaybetmenin büyük üzüntüsüyle ailece hayata tutunmaya çalışacaktık. Naaşı önünde üniversitenin tüm hocalarının ve Kaneti Hoca'nın öğrencilerinin katıldığı anma töreni yıllar geçtikçe hep hatırlayacağım hüzünlü anların başında gelecekti.

1994'ün Mayıs ayında ise oğlumuz Selim doğacak, bir kız ve erkek babası olarak yeni bir ailenin oluşma sürecini tamamlamış olacaktım.

2003 yılının 15 Kasım'ında travmatik bir olayın içinde olacak, bir arkadaşımızın oğlunun 13. yaş dini kutlaması vesilesiyle bulunduğum Neve Şalom'a atılan bombada yaralanmadan kendimi dışarda bulacaktım. Çıkışta, yerlerin tamamen kırık camlarla kaplandığını gördüğümde belleğimde fotoğraflar aracılığı ile yer tutan Kristallnacht'ı düşünecek ve can havliyle abimle birlikte bölgeden uzaklaşmaya çalışacaktım.

Şabat duasında binanın dışında patlatılan muazzam güçteki bomba içerde dua edenleri sadece tavandan düşen cam kırıklıkları ile yaralamış ama sinagogun dışında, orada tesadüf eseri bulunan ve ayrıca sinagoga girmekte olanların canlarını almıştı.

Cemaat başkanını aradığımda "Bizde ölü ve yaralı çok, sizde durum nedir?" dediğinde ise aynı zamanda Şişli Sinagogu'na da bomba atıldığını anlamış ve bir an için, "Bizi burada istemiyorlar" sanısına kapılarak hayatımın en karanlık anlarını tecrübe etmiş olacaktım.


"Yahudi gazetesi olarak tedirginliğimiz her birimizin yüzünden kolayca okunuyor olacaktı"

Ateş düştüğü yeri yakar' ne de hakikatli bir özdeyişti aslında. Travmatik olaylar zamanla unutulur giderdi. Böyle de olacak ve hayatımız öyle veya bu büyük felaketten sonra da devam edecekti, kaldığımız yerden.

2009'un başında ŞALOM'un yeni genel yayın yönetmeni olacak ve kendimi ocak ayında başlayan ve her nedense Türkiye'de dünyanın her bir ülkesinden çok daha ses getiren, Gazze'deki Hamas-İsrail savaşına ait manipülatif bir haberciliğin içinde bulacaktım.

Ana akım medya bile savaşı günlerce birinci sayfadan büyük manşetlerle verecek ve İsrail'in ne denli 'katil bir devlet' olduğunu günlerce okuyucularına duyurmak telaşı içinde olacaktı. Gazetelerde İsrail ve Yahudi kavramları birbirinin içine girecek, haliyle bir Yahudi gazetesi olarak tedirginliğimiz her birimizin yüzünden kolayca okunuyor olacaktı.

Oysaki savaşta kimse masum olamazdı ama nedense gazeteler ısrarla taraflı yayın yapmaya devam edecekti.


"Sen ve Obama aynı zamanda, zor bir görevi üstlendiniz. İkinize de başarılar diliyorum"

Ben ise o kaotik tablo karşısında çömez bir yayın yönetmeni olarak nasıl bir başlık atacağımızı saatlerce kara kara düşünecektim.

Hiç unutmam, o dönem aynı zamanda Obama'nın başkan olduğu günlere rastlayacak ve merhum İshak Alaton'un, yeni görevim dolayısıyla beni tebrik etmek için aradığında, "Sen ve Obama aynı zamanda, zor bir görevi üstlendiniz. İkinize de başarılar diliyorum" sözleri hoş bir benzetme örneği olarak hafızama kaydolacaktı.

2010'un Ekim ayında biricik babamı by-pass ameliyatından sonra kaybedecek, hayata babasız devam etmenin ve onunla geçirdiğim genelde tatlı anıların ağırlığı altında gerçekle yüzleşmeyi öğrenmeye çalışacaktım. Vefatından hemen sonra yazdığım başyazıyı ona ayıracak ve 'her erkeğin ölümü babasının ölümüyle başlar' diyecektim. Artık hala o yaşımda bile dediği gibi sokağa çıkarken, 'şapkanı almaya unutma, üşümeyesin' diyecek şefkatli bir babanın sesi kesilmiş olacaktı.

2015 yılında ise 28 yıldır profesyonel yönetici olarak çalıştığım şirketle yollarımızı ayıracak ve iş hayatında yeni bir döneme ayak basacak ve Türkiye'de üretilen kimyasal maddelerin tüm dünyaya ihracatıyla iştigal edecek kendi şirketimi kuracaktım.

Geçtiğimiz yılsonuna doğru Kovid-19 pandemisi beni de vuracak ve 3 hafta süreyle hastanede ciddi düzeyde bir tedavi görerek ve sonrasında da yaklaşık 4 hafta da evde tedavi ile virüsün ciğerlerimde yarattığı tahribattan büyük ölçüde kurtulmuş olacaktım.

Bugün ise hem gazetedeki gönüllülük esaslı görevime hem de ihracat işine devam etmekteyim. Aynı zamanda 15 seneyi aşkın bir süredir sürdürdüğüm "Hahambaşılık Müşavirler Heyeti" görevine de halen devam etmekteyim.
 

"Memleket sorunlarını dert edinenlerin hayatlarının nasıl da birer kabusa dönüştüğünü çekenler bilir"

- Peki, gençlik dönemlerinize gelelim; 1980'li yıllar yani. Bu yıllarda Türk Yahudi Toplumu'nda belirginleşen sosyal yapı nasıldı? Hangi konular cemaat içerisinde sürekli tartışılırdı? Merak ettiğim diğer bir husus problem alanlarının ne olduğu... Sürekli tekrarlanan problemler var mıydı?

1980'ler, 12 Eylül darbesinden dolayı, özellikle gençlik için apolitik tavrın içselleştirilmeye çalışıldığı dönemleri içerir. 80 öncesi siyaseti ve memleket sorunlarını dert edinenlerin hayatlarının nasıl da birer kabusa dönüştüğünü çekenler bilir. Dolayısıyla artık aslolan bireyin kendi mutluluğuydu ve bu hedefe yürüme yolunda gençlerin toplumsal sorunlara ilgisiz kalınmasının pompalandığı zamanlardı.

Türk Yahudi gençleri, tarihinden ve bu topraklardaki geleneklerden gelen bir davranış biçimiyle, zaten bir iki istisna dışında sosyal sorunları az dert edinen, kendi eğitimine önem veren ve 'başarı'ya ulaşmanın peşinde koşan bir profile sahipken, 80'ler onları iyice kendilerine hapsetmiş oldu.

Türk Yahudi Toplumu üyeleri de Ladino dilinde 'kayadez' denilen ve Türkçe karşılığını 'sessizlik, suskunluk' olarak çevirebileceğimiz bir toplumsal karaktere sahipken, bu dönemi Turgut Özal'ın iktidara gelişine kadar iyice içine kapanmış olarak geçirdi. 

Bir tek istisna vardı. Toplum içinde toplumsal bir sorun olarak görülen ve yavaş yavaş sadece bireyler olarak değil, toplum olarak da yüzleşilmeye başlanılan 'karışık evlilikler' meselesi tüm toplum bireyleri arasında ciddi bir 'sorun' olarak masaya yatırılacak ama bunun 'önlenebilmesi' konusunda kimseden somut bir çözüm gelmeyecek, bunun panzehrinin iyice kapanma olması gerektiğini düşünenler ise, zaman ve toplumsal değişimin arasında bulunan doğru orantının varlığından bihaber olarak, olur olmaz önerilerde bulunacaklardı.

Oysaki genel nüfusun içinde kendi nüfusu çok ama çok az olan bir toplumun gençlerinin eğitim seviyelerinin yükseldiğini, sosyal etkileşimlerin değiştiği bir zamanın ruhunda, kendi toplumunun da davranışsal anlamda değiştiğini fark edemeyenler, olmadık önlemler alınmasını önerirken, gençler özellikle üniversitelerde kendi yaşam biçimlerine çok yakın olarak gördükleri kimi Yahudi olmayan gençlerle tanışacak, hatta âşık olacaklar ve nihayetinde evleneceklerdi bile.

Diaspora'da yaşayan tüm Yahudi toplumları için bu mesele ciddi bir 'sorun'dur; zira bu kadim toplumun 3 bin yıldan beri, dünya üzerinde bugün yaşayan tek toplum olmasının ardında yatan, dinlerini, geleneklerini her türlü mağduriyete rağmen yaşatmış olmaları ve en önemlisi başka toplumlara karışmadan istikrarlı ve inanmış olarak kendi iç dinamikleriyle hayata tutunmaya çalışmış olmalarıdır.


"20'nci yüzyılla birlikte, seküler eğitimin de yardımıyla de facto daha liberal bir Yahudilik anlayışını içselleştirdi"

Ama yaşadığımız dönem bu kapalılığın eskisi gibi süremeyeceğini gösterirken Yahudi toplumlarının asimile olma suretiyle yeryüzü tarihinden çekilme olasılığını önleyecek başka toplumsal dinamiklerin kendiliğinden çıktığını görmek de gerekmekte.

Örneğin dinin katı uygulamalarına karşı çıkanların, kimi Diaspora toplumlarının içinde doğan, dine ve kurallarına çok daha esnek bir bakış açısı ile yaklaşan yeni akımlara yönelmesi veya Yahudiliğin alt bileşenlerinin en önemlilerinden birini teşkil eden, kültürel dinamiklere bağlanıp Yahudiliğin daha çok entelektüel birikimini göz önüne alan yeni akımlar Yahudiliğin açılımının menzilini genişletmiş oldular.

Türk Yahudi Toplumu teorik anlamda Ortodoks Yahudiliğine ait bir toplum olsa da 20'nci yüzyılla birlikte, seküler eğitimin de yardımıyla de facto daha liberal bir Yahudilik anlayışını içselleştirdi.

Bu ne anlama geliyordu? Şuydu: Yahudiliğin en temel ve 'katı' kurallarına -örneğin Şabat ve Kaşerut kurallarına  veya günde üç vakit duayı sinagoga giderek etmeye ve dinin şart koştuğu her türlü oruç tutmaya- riayet etmeden ama bunun yanında bayramlarda sinagoglara giderek, Hamursuz Bayramı'nda ekmek yemeyerek, Yom Kippur'da 26 saatlik kesintisiz oruç tutarak veya Şabat akşamları tüm aileyle birlikte ve eğlenerek yemek yeme geleneklerini yerine getirmek olarak açıklanabilecek, Yahudiliğin uygulamalarının değişik bir sürümünü hayata geçirmek anlamında açıklanabilir.

Bu tür bir yaşam şekli, Ortodoks dünyasının tepkisini çekse de değişen toplumsal dinamiklerin ışığında kaçınılmazın hayata geçmesinden başka bir şey değildi. Bu 'yeniliğin' asimilasyona karşı bir panzehir olmadığını kimse ileri sürmemeliydi; zira kadim Yahudilik kültürünün içinden çıkan ve onun yaşam biçimini referans alıp sadeleştiren veya pratikleştiren bir yeni uygulama türüydü.


"500. Yılı kutlaması, Türk Yahudi Toplumu'nda ise gözle görülür bir özgüven artışına vesile olacaktı"

Türk Yahudi Toplumu 80'lerin ikinci yarısından itibaren ülkede esen liberalleşme rüzgarlarıyla bir parça daha fazla görünür olmaya başlayacaklar ve 1989'da kurulan 500. Yıl Vakfı ve etkinlikleri ile çok daha fazla görünür hale geleceklerdi.

Bunlardan en önemlisi, 1992 yılında İspanya'dan Osmanlı topraklarına gelişin 500. Yılı kutlaması olacaktı. Dolmabahçe Sarayı'nda dönemin İsrail Cumhurbaşkanı ila Türk Cumhurbaşkanı ila Başbakanın da katıldığı kutlama Türkiye'de ve dünyada çok ses getirecek, Türk Yahudi Toplumu'nda ise gözle görülür bir özgüven artışına vesile olacaktı.

1990'lerin başında ŞALOM gazetesinde yazarlık ve editörlük yapmaya başlamamla birlikte Yahudilikle ve Yahudi Toplumu'nun meseleleri ile daha yakından ilgilenme fırsatı bulacak ve bunu yazılarımda toplumu ve yöneticileri mümkün olduğunca ürkütmeyerek yapma çabasında olacaktım. Zira hem bir şeylerin yanlış gittiğini görüyor hem de bunu yalnızlaşmadan kaçınma adına dikkatlice yapmak gayretine giriyordum.


'Çıtayı yükseltmenin zamanı geldi'

1990'ların sonuna doğru liberal ekonominin sonuçları ve gelişen ve değişen ekonomik parametrelerin yarattığı küçük devrimler sayesinde, Türkiye'nin okumuş kesiminin her anlamda yükselmesi karşısında  Türk Yahudilerinin zihinsel ve mesleki donanımlarının göreceli olarak geride kalması geniş toplum nezdinde kendilerine zemin kaybettirmeye başlayacak ve buna dikkat çekmek adına Ocak 1999 yılında yazdığım, 'Çıtayı yükseltmenin zamanı geldi' başlıkla yazımda bu olumsuz toplumsal değişimin farkındalığını arttırmaya ve çözüm yollarını anlatmaya çalışacaktım.

Toplumun artık 'sermayeden' yediğini ve kolektif bilincine yerleşmiş 'merkantil' anlayışının toplum bireylerinin yeni rekabet ortamındaki sertleşmeye başlayan mücadele için yeterli 'mermi'yi üretemediğini, tüketim toplum modelinin toplumu zayıflatmaya başladığını ve entelektüel birikimin zaten az olmasından dolayı da toplum olarak duraklamaya, pratikte de gerilemeye başladığımızı söylemeye çalışacaktım. Bunun için topyekûn bir paradigma değişimini hayata geçirerek, 'çıtayı yükseltmeyi' önerecektim.

Yazım toplumda haliyle çok ses getirecek, övgülerin yanında sert eleştirilere de muhatap olacaktım. Ancak, ne denirse densin, yazım sayesinde kimi toplum yönetici ve üyelerinde toplumsal bir farkındalık yaratılmış olacaktı. Yazımda, bu değişimin öncüsü olması gerektiğini ileri sürdüğüm Ulus Musevi Okulu'nun, bugün toplumun yüzde 40'ına eğitim veriyor olsa da farkındalık yaratmaya çalıştığım alanda ciddi bir çıta yükseltmesi yaratmış olmasının da toplumsal hedefler bağlamında, kayda değer bir gelişme olduğunu söylemeliyim.
 

"Yahudiliğin daha çok kültürel alt bileşenine takılıp bugünkü dünya ve din ve Yahudilik görüşümü oturtacaktım"

- Yukarıda bahsettiğim dönemde Yahudi kimliği ile kurduğunuz ilişkiyi merak ediyorum. Yani bu etnik ve dini kimliği nasıl zihninizde kurgulamaya başladınız? Bu amaçla okuduğunuz ve kendinize referans aldığınız kitap veya kişiler oldu mu?

Entelektüel anlamda annem ve babamın aileleri merkezde konumlanan aileler. Ne annemden ne de babamdan çok yoğun bir dini hayat dayatması gördüm. İkisi de daha önce anlattığım geleneksel Türk Yahudi insanları (Babam 10 yıl önce vefat etti). Diğer bir deyişle Yahudi kültürünü daha çok gelenekler üzerinden içselleştirmişler, dinin önemini ise ancak genel dini kaideleri öğrenme yoluyla bana ve kardeşlerime anlatmaya çalışmışlardı.

Ben 15 yaşımdan itibaren her nedense bizim Yahudi toplumunda pek karşılığı olmayan ve ilerici, yenilikçi veya farklı renkleri ihtiva eden dünyaları merak edecek ve bu yönde okuma alanlarımı ve sosyal çevremi oluşturmaya çalışacaktım. Yıllar geçtikçe muhafazakarlığın kültürel anlamda insanı geliştiremediğini ve öteki ile bir anlamda etkileşimine duvar ördüğü gerçeğinden hareket ederek insanın gelişimine ve vizyonuna sekte vurduğuna inanacaktım.

Dini ise, insanların korkularına ve yalnızlıklarına bir nebze ilaç olduğunu kabul etsem de, içinde farklı yorumlara açık kapı bıraksa da aynı dairenin içinde kalıp sorgulama kültürüne olumsuz etkiler bıraktığına inandım. Gerçi Tevrat ve Talmud'a baktığınızda bir cümlenin bile sayfalar dolusu yorumuna ve diyalektik çağrışımlarına hayran olmamak elde değil; ama dediğim gibi bunların bile benim derin varoluş sorgulamalarıma bir noktadan sonra yetersiz kaldığına inandım.

Ancak gerek ailemden gördüğüm gerekse de 15 yaşına kadar sinagoglardaki verilen eğitimden aldığım dini donanımımı, daha sonraları Yahudilik felsefesinin de etkisiyle kafamda bir yere oturtmuş olacaktım. Lakin özellikle dini kuralların uygulanması konusunda hep sorgulamacı olacak, Yahudiliğin daha çok kültürel alt bileşenine takılıp bugünkü dünya ve din ve Yahudilik görüşümü oturtacaktım.


"Snob bir kültürün esiri olmak bana göre işler değildi"

1980'lerde evlenene kadar genelde Türk Yahudi Toplumu'nun dışında bir sosyal çevrem olacak, toplumun o dönem var olan gençlik derneklerine biraz önce anlattığım, kapalılığın veya muhafazakarlığın gerektirdiği içe kapanmanın beni dünya insanı yapamayacağına kanaat getirecektim. Tabii ki ailem de bu fotoğraf karşısında bir anlamda benim de zamanla karışık evlilik yapabilme olasılığını yüksek gördüğünden endişeye düşmüş olmadıklarını söyleyemem.

Bizim toplumdan gençlerle birlikte olmak istememenin bir başka nedeni ise, ailelerinden kendilerine aktarılan tüketim toplumu karakterinin ve her şeyin en iyisine sahip olma güdüsünün onlarda yarattığı anlamsız hırs ve tutkunun bana iyi gelmeyeceğine inandığımdandı. Sürekli birlikte ve aynı tür eğlencelerin peşinde olmak, giyimden, kullandığı arabaya kadar snob bir kültürün esiri olmak bana göre işler değildi. Bu bağlamda bir varoluş ve kimlik sorgulamasında bulunacaktım o yıllar.

1999'da yazdığım o ünlü makale de işte bu kültürün nihayetinde Türk Yahudi Toplumu'nu entelektüel ve giderek ekonomik anlamda donanımsız bıraktığını iddia etmiş olacaktım.


"Bu topraklar dünya çapında, maalesef pek Yahudi entelektüeli yetiştirememiştir"

Bunun benzer bir evresini 19'uncu yüzyılın ikinci yarısında yaşayacaktı Osmanlı Yahudileri. Toplumun entelektüel donanımının yerlerde süründüğü bir dönemde Abraham Kamondo adlı İstanbul aşığı, Portekiz-Osmanlı Yahudisi ünlü banker, toplumun cehaletine son verme adına toplum için ilk kez seküler eğitimin verilmesine yönelik bir okul kuracak; ancak toplumdaki derin cehalet bu olumlu girişimi "Din elden gidiyor, çocuklarınız dinden koparılacak ve hıristiyan yapılacak" gerekçeleriyle akamete uğrayacak ancak ve ancak çok yıllar sonra okulda eğitime başlanacaktı.

İstanbul'da kurulan ve gayrimüslim gençlerin de girmesine izin verilen Tıp Fakültesi'ne Osmanlı Yahudi Toplumu bu izinden ancak 30 yıl sonra öğrenci verecek ve her anlamda geri kalmış bir toplumun tekrar ayağa kalkma gayretlerine tanık olunacaktı. Bunun başlıca nedeni, Batı'da 18'inci yüzyılda başlayan Yahudilikte Haskala-Aydınlanma hareketinin bu topraklara hiç uğramaması olacak ve ancak bir yüzyıl sonra, o da dışardan gelmiş Yahudilerin zoruyla, tüm karşı koyma ve direnmelere rağmen ladini bir eğitimin verilmesi ile Osmanlı Yahudilerinin, eğitim bağlamında dünya ile bütünleşme evresi başlamış olacaktı.

Bu topraklar dünya çapında, maalesef pek Yahudi entelektüeli yetiştirememiştir. Bu son derece üzüntü verici gerçeğin sorgulamasını yapmak bile size çevrilebilecek oklara karşı ayrı bir mücadele verme durumuna sokacaktır.

Tüketim toplumu aşkı bugün bile, ortalamanın üstünde eğitim alan toplum fertlerini kolektif hafızada bulunan ve sürekli kazanmaya ve iyi yaşamaya odaklı refleks kültürünün esiri altında tutmaktadır. 


"En hakkaniyetli toplumsal sözleşmedir laiklik"

- Yahudi Cemaati içerisinde dindar ve seküler ayrımını veya ayrışmasını hissettiniz mi veya şahit oldunuz mu? Bu ayrışmaya yönelik nasıl bir fikir geliştirdiniz?

Bu toplumda günümüzde veya yakın geçmişimizde öyle ciddi bir dindar/laik tartışmasına tanık olmadım. Oysaki yukarda anlattığım 19'uncu yüzyıl ikinci çeyreğinde olan olaylar tamamen bir dindar/seküler çatışmasının tezahürüydü.

Yönetimi yüzyıllardır ellerinde bulunduran dindarlar dönemin gelişen yeni koşullarına ayak tutturmakta zorlanmalarına rağmen seküler yönetime ve eğitime direnç gösterdiler ve ancak padişahın emri (Abdülaziz) ile 1865'te Hahamhane Nizamnamesi'nin tesis edilme suretiyle Osmanlı tarihinde ilk kez laikler de Osmanlı Yahudi Cemaati yönetime girmişler ve ondan sonra toplum gelişmeye başlamıştır.

Cumhuriyet'in kurulması ile dengeler daha da yerine oturacak ve ülkedeki genel havadan bizim toplum da etkilenerek dini eğitim giderek yerini seküler eğitime bırakacak ama bu aşamada birtakım kurumların yönetimini ele geçirme anlamında dindarlarla sekülerler arasında kimi mücadeleler yaşanacak ama nihayetinde makul çözümlerle işler tatlıya bağlanacaktı.

Dini eğitim ise giderek azalsa da, hem laik okullarda verilmeye, hem de sinagoglarda gönüllü öğrencilik formatında devam edecekti.

Her daim dinin birey ile Tanrı arasında kalmasına inanmış, dinin toplum hayatına karışmasını veya dayatılmasını ise, bugüne kadar yaratılmış en etkin toplumsal sözleşme olarak gördüğüm laikliğe karşı bir hareket olarak kabul ederim. Bu meyanda dindar insanın inandığı şekliyle yaşayabileceği ortam ve koşulların oluşturmanın da gerekliliğine inanırım.

İsteyen istediği gibi yaşasın ama her şey kendi ile Tanrı arasında gelişsin, cereyan etsin. Laiklik budur ve tarihi dindar/laik çatışmasına en güzel çözüm şeklidir.

En hakkaniyetli toplumsal sözleşmedir laiklik.


"İnsanın aklı alamıyordu ama gerçek o tabutların yarattığı feci tabloda yatıyordu"

- 6 Eylül 1986 tarihine gelmek istiyorum. Neve Şalom Sinagogu Saldırısı'na yani. Biliyorum çok acı bir hadise. Saldırı ve sonrasında oluşan durum için neler derseniz acaba? Bu saldırı Türk Yahudi Toplumu üzerine nasıl bir tesir yarattı?

6 Eylül 1986 Neve Şalom Sinagogu katliamı Türk Yahudi Toplumu tarihindeki en önemli, aynı zamanda en acı olaylarının başında gelir. 

Kutsal Şabat duası esnasında, tam saat 09.17'de sinagogun içine, ellerini kollarını sallayarak bombalarla ve makineli tüfeklerle giren ve Arapça konuştukları tespit edilen teröristler, ibadet eden 26 müminden tam 22'sini acımasızca katletmiş, katliamdan az sayıda (4 kişi) Yahudi vatandaşı da şans eseri kurtulmuştu.

2 kişi oldukları iddia edilen teröristler, polis tutanaklarına göre bombayla intihar edecekler, lakin olayın arkasında hangi örgütün olduğu hiçbir zaman anlaşılamayacaktı. Sinagogdaki duvar saati 09.17'ye çakılı kalacaktı.

Ben 26 yaşındaydım, şoka girmiş ve acı olaylarda bir şeyler yapmak dürtüsü ile hemen arkadaşlarla bölgeye gitmiş, içerden tek tek çıkarılan tabutları gördüğümde vahşetin boyutunu ancak anlamış olacaktım.

İnsanın, zihnen ve ruhen en sakin ve Tanrı ile en yakın olduğu bir anında bomba ve makineli ile, ne olduğunu bile anlayamadan hayata veda etmesini insanın aklı alamıyordu ama gerçek o tabutların yarattığı feci tabloda yatıyordu.

Türk Yahudi Toplumu şoka girecek, öncesi olmayan böyle bir felaketten nasıl sağlıklı çıkılacağının düşünceleri içinde toplumun geleceğini dert edeceklerdi. Dönemin Başbakanı Turgut Özal'ın ve neredeyse tüm siyasilerin melun saldırıyı şiddetle kınaması bir nebze teselli olacak; ama katliam toplumun hafızasında büyük bir travma olarak yerini alacaktı.

Bu saldırıya bile 'Siyonist oyunu' diyenlerin de eksik olmadığı günlerde toplum yaralarını sarmaya çalışacak ve tipik bir Diaspora Yahudi bireyi ve toplumu olarak, bu topraklardan gidilmesi gerektiğini düşünenler azımsanmayacak kadar çok olacaktı.

Bu menfur hadiseden dolayı Yahudi Toplumu Yönetimi, Türkiye'de bulunan tüm sinagogların girişlerine uluslararası standartlarda güvenlik ekipmanları konulmasını ve giriş kontrollerinin çok sıkı hale getirilmesini karara bağlayacaktı. Özellikle 2003'teki yeni sinagog baskınlarından sonra ise Türkiye'deki sinagoglara girişler dünya sinagoglarına göre, çift çelik kapılardan geçiş dahil olmak üzere çok daha zor ve sıkı kontrollü olacaktı.

Bir ibadet evine girişin bu kadar meşakkatli olmasının ise kimi zamanlarda Türkiye'de kimileri tarafından eleştirilmesi ise sanırım ya bilgisizlikten ya da empati yoksunluğundan ileri gelmiş olması gerekirdi.

Bugün tüm sinagoglar çok güçlü bir güvenlik altyapısıyla hizmet vermeye devam etmekteler. Bunlara yapılan harcamaların bizim gibi yoksullaşmaya yüz tutmuş bir toplumun üzerinde büyük bir maddi yük oluşturduğunu söylemenin beyhude olmayacağını da belirmek isterim…


"Komplo teorilerinde tarihte başka ülkelerde de olduğu gibi, genelde başrolde Yahudiler olmakta"

- 1990'larda komplo teorilerine sıkça gündeme gelen bir konu var: Dönmeler. Türk Yahudi Toplumu içerisinde bu konu nasıl ele alınıyordu veya sizin tanıklıklarınız nasıldı bu konuyla alakalı? 

Türkiye tüm dünyada moda olduğu üzere tam bir komplo teoriler üretim merkezi haline gelmiş durumda. Açıklanması zor olan veya gerek bilgisizlikten gerekse de meselenin karmaşıklığından, nedenleri açıklanamayan meselelerin çözümünü insanlar inandıkları görüşler yönünde aydınlığa çıkarmak istiyorlar. Ve bu komplo teorilerinde tarihte başka ülkelerde de olduğu gibi, genelde başrolde Yahudiler olmakta.

Türkiye ise maalesef son 10 yılda bu tür, 'Yahudiler'merkezli komplo teorilerinden nasibini almakta. Tek bir değişim ise, eskiden açıkça 'Yahudiler' zikredilirken, İslam'ın Yahudiliği tanıması ve değer vermesi hasebiyle bu terminoloji ya 'dönmeler' ya da son yıllarda olduğu gibi 'Siyonistler' olarak dönüşüme uğramış durumda.

Bir de İsrail ve Yahudiliğin iç içe geçmiş olması nedeniyle, komplocular bundan yararlanarak Yahudileri eleştirme güdüsüyle meseleyi İsrail üzerinden ele alarak muazzam komplo teorilerine, ırkçılık eleştirisi getirilmesinden kaçınarak yaymaya çalışıyorlar.

Lakin buraların sosyolojik, siyasi ve kültürel iklimini ve insanlarını iyi tanıyan birinin bunun gizli antisemitizm olduğunu görmemesi mümkün değil. 

İsrail eleştirisi yapmak tabii ki de meşru ve olması gereken bir refleks. Bunu hem ben hem de yayın yönetmeni olduğum Şalom'da eleştirilecek bir şey görüldüğü zaman yapmaktayız zaten. Lakin İsrail'in sürekli şeytanlaştırılması ve halkının sanki aynı yönde düşünen homojen bir toplum olduğu tümden gelimiyle yapılan toptancı eleştiriler, bana ciddiyetten ve siyaset biliminden uzak olduğunu düşündürtüyor. 


"'Kripto Yahudilik' nitelemesinin bu coğrafyada uzun süre hayatta kalacağına inanıyorum"

Dönmeler konusuna gelirsek, onların belirli odaklar tarafında 'kripto Yahudi' olarak nitelendirilmesi kötü niyet taşıyor. Bu nedenle sürekli kimliklerini saklamak ihtiyacını duyan bir mikro toplumdan bahsediyoruz. Müslümanlaşan veya ladini olanların bile bu tür hedef gösterilmekten kaçınmak için gizliliklerini korumaya devam etmesi hüzün verici olsa gerek.

Dönmelerin başlangıç noktası olan Sabatay Sevi hadisesinin, 17'nci yüzyılda kültürel ve maddi donanımlarını zaten kaybetmekte olan Osmanlı Yahudi Toplumu'nu iyice içine kapattırmasının sosyolojik ve kültürel sonuçlarını belki bugün de hissediyoruzdur.

'Neden bu topraklar entelektüel Yahudi çıkaramamıştır' sorusunun cevabını sürekli arayan biri olarak, bu hadise sonrası toplum içinde oluşan korkunun ve beraberinde getirdiği derin içe kapanmanın bunun ana nedeni olup olmadığını düşünürüm hep.

Büyük bir travmatik olay olarak toplumun o dönem ortak hafızasına giren Sabetay Sevi'nin mesih olma iddiası ve sonra hayatına karşılık iddiadan vazgeçerek Müslüman olması hadisesinin bu topraklarda çok önemli akisleri olmuş. Sürekli bir düşman arayan kimi odaklar, parmaklarını en kolay hedef olan 'Dönme'lere çevirmiştir.

Benim tanıdığım tek 'Dönme' arkadaşım kimi yerde Yahudiliği benden daha iyi bilmesine rağmen bunu hiçbir zaman ortaya çıkarmamış ve arafta olan son kuşağa ait olduğunu ve yeni kuşakların bu meseleden azade bir şekilde hayatlarını kuracaklarını ve sürdüreceklerini iddia etmişti.

Yine de 'kripto Yahudilik' nitelemesinin bu coğrafyada uzun süre hayatta kalacağına inanıyorum. Zira post-truth/hakikat-sonrası dönemini idrak ettiğimiz zamanımızın ruhunda, meselelere bakış açısındaki inandığına inanmak perspektifi, kişinin hayat görüşünün oluşmasında en önemli rolü oynamakta maalesef.

Bu nedenle dün, tüm kötülüklerin altında ya Yahudi ya dönmeler ya da Siyonistlerin olduğuna dair temelden yoksun ön kabul, bir dönem daha devam edecektir bu topraklarda.  


"Benim asıl meselem, bu toprakların neden entelektüel Türk Yahudisi çıkaramamış olmasıdır"

- 2000'lere değin Türk Yahudi Toplumu'nun liderlik etme niteliklerinde ve içeriklerinde neler dikkati çekmektedir? Sizin bu tarza/stile bugünden bakınca bir eleştiriniz mevcut mu? Şöyle yapılsaydı daha iyi olurdu veya yapılmaması gerekirdi noktasından hareket edersek...

Diaspora Yahudi toplumlarının, özellikle Doğu toplumlarında hem bireysel hem yönetimsel bağlamda genel davranış biçimi siyasi erkle kavga etmemek ve mümkün olduğunca ortalarda gözükmemek olmuş. Bunun tabii ki en önemli nedeni, yüzyıllar boyunca yaşadıkları devletlerde hem yönetimdekiler hem halk tarafından mağdur edilmesi ve giderek mezalime uğramaları olsa gerek.

Zira ortaya çıkmak, en ufak bir sorunda en önde gelen hedef olma riskini taşımıştır. Ve nitekim tarih boyunca toplumlarda sivrilen Yahudi toplumları, en ufak bir ekonomik ve sağlık krizlerinde sorunun yegâne müsebbibi olarak gösterilmiştir.

Diyeceksiniz ki, sivrilmesine gerek kalmadığı toplumlarda da aynı akıbete uğramıştır. Evet, büyük bir oranda bu da doğru bir teşhistir. Ancak ortalarda gözükmeyenin daha az hedef gösterilmesi inancından kaynaklanan görüş Yahudilerin kolektif hafızalarında yer alarak kuşaklararası bu konuma uygun davranış biçimini getirmiştir.

Osmanlı'da da Fatih Sultan Mehmet ile Kanuni Sultan Süleyman'ın hükümdarlığının sonuna değin geçen yükseliş döneminde Yahudiler de altın çağını yaşamıştır bu topraklarda. Yahudi yöneticiler padişahlarla yakın ilişkide bulunarak birlikte yaşamanın en güzel formunu yaratmışlardır.

Ancak Osmanlı'nın duraklama dönemimden başlayarak ve özellikle Sabetay Sevi olayından sonra içine kapanan Yahudiler donanımlı atalarının izinden gitmemişler ve ekonomik, siyasi ve kültürel anlamda konumları hep geriye gitmiştir.

Diğer bir deyişle, ortalarda pek görünmemek ve içe kapanmak onları diğer toplumlar arasında geriye götürmüş. Ancak ve ancak dışardan yapılan kültürel baskıyla Osmanlı'nın sonlarında imparatorlukta başlayan Batılılaşma cereyanına paralel olarak ayağa kalkmaya başlamışlardır.

Cumhuriyet döneminin başlangıç döneminin sonuna kadar belirli bir canlılıkta yaşayan Yahudiler, memleketteki ulus devlet inşasında görülen ötekileştirmeden çok zarar gördükleri yeni bir kapanma evresine girmişler ve bu durum 1990'ların ilk bölümüne kadar süregelmiştir.

1992'de, Seferad Yahudilerinin bu topraklara gelişlerinin 500. yıl dönümü kutlaması ile beraber Türk Yahudilerinin yönetimi ve toplumu daha görünür bir hale geldi. Özellikle, uzun süre Türk Yahudi Toplumu'nun Başkanlığını yapan Sayın Bensiyon pinto'nun gerek kişisel girişimleri gerekse de bu özelliğine yönetime aksettirmesi neticesinde toplumun yönetimi Ankara ile daha yakın ve şeffaf ilişki formatına girmiş oldu.

Kendisine 'iletişim gurusu' adını taktığım Pinto; sıcak, samimi ve bir Türk vatansever Yahudisi olarak toplumun geniş toplum nezninde daha iyi tanınmasının kapısını açmış ve ondan sonra gelenler de bu kapıyı ardına kadar açmayı tercih etmişlerdir.

Tabii ki herhangi bir döneme atfen, 'böyle veya şöyle yapılmalıydı' yaklaşımları geçerli olabilir, ama her dönemin kendi içindeki şartlarını ve iklimini değerlendirdiğinizde; ben hep açık, girişken ve şeffaf ilişki türünün en ideal yönetim nesnesi olduğuna inansam da eski yöneticilerin yönetim şekillerinin toplumun rahatı ve refahı için sonuç olarak faydalı olduğunu görüyorum.

Anakronizm yaparak eleştirmek hepimizin ortak bir yanlışı belki de. Meseleleri, ilgili oldukları zaman dilimindeki koşullar ışığında değerlendirmenin daha doğru veya daha bilimsel olduğuna inanıyorum.

Ayrıca, muhafazakâr topraklarda yaşadığımızı, demokrasi düzeyimizin, ifade özgürlüğü pratiğinin, genel insan hakları anlayışının hiç de ideal düzeyde olmadığını da unutmadan düşünmek gerektiğine inanıyorum. 

Benim asıl meselem, bu toprakların neden entelektüel Türk Yahudisi çıkaramamış olmasıdır. Bunun, ayrıca irdelenmesi ve incelenmesi gereken önemli bir toplumsal mesele olduğuna inanıyorum…

 

/IndependentTürkçe-İsrailpost


İlginizi Çekebilecek Yazılar

Cenin İkinci Bir Gazze mi Olacak?
  • @israilpost
  • 18-09-2021
Cenin İkinci Bir Gazze mi Olacak?
Siyonistler Fitne Peşinde!
  • @israilpost
  • 18-09-2021
Siyonistler Fitne Peşinde!
Kaybedecek Bir Şey Kalmadı
  • @israilpost
  • 17-09-2021
Kaybedecek Bir Şey Kalmadı
Çöl Aslanı: Ömer Muhtar
  • @israilpost
  • 17-09-2021
Çöl Aslanı: Ömer Muhtar